Küresel Migren ve Ağrı DerneğiKüresel Migren ve Ağrı Derneği
  • Anasayfa
  • Hakkımızda
    • Vizyon Misyon
    • Başkan’ın Mesajı
    • Yönetim Kurulu
    • İş Birlikleri
    • Dernek Tüzüğü
  • Hekimler İçin
  • Hastalar İçin
  • Basında Biz
  • İletişim
  • Üyelik
Daha fazla oku...

Titiz ve depresif kişilerin mi başı çok ağırır yoksa başı sıkça ağrıyan kişiler mi depresif olurlar?

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

Migren genetik havuzundan çeyiz sandığına düşen en üretken tohumlardan birisi kaygı veya titizlik başta olmak üzere farklı şekillerde yeşeren psikolojik bozukluklar tohumudur kuşkusuz. Yüzde yetmişi aşan bir oranda migrenli ve kaygılı ebeveynlere sahip olan bu bireyler sahip oldukları gen tohumlarını, ebeveynlerinin farkında olmadan onlara hazırladıkları “mükemmeliyetçi ve hassas” bahçede kolayca yeşertirler. Böyle bir ortamda yeşeren genler ise bireyin tüm hayatına yön verir bir anlamda, migren sahneye başrolde çıksın veya çıkmasın.

Beynimizin ön bölümünün (lobunun) iç kısmında yer alan bir bölge (orbitofrontal korteks) ve üretilen kimyasallara ait bozukluklar kişileri adeta “tüm dünyanın düşünce yükünü çekmek üzere görevlendirilmiş” gibi hissettirir. Onlar ellerinde olmadan çok hassas ve detaycıdırlar. Kimseyi kırmak istemezler. İşlerinde detaycı ve titiz oldukları için bir ölçüde takdir görebilirler ancak diğer insanların aynı hassasiyeti göstermiyor oluşları bir ölçüde incitir onları. İşte bu kişiler migren türü başağrısı açısından dezavantajlıdır. Neden mi?

Genetik olarak aynı potansiyeli yeşertecek benzer hassasiyette anne-babalarla büyümüşlerdir. Ailede doğal olarak düzenli ve duygusal açıdan hassas çocuklar daha fazla takdir edildiği için bu gen daha da yeşerip gelişmiştir. Eğer ailede bu çocuğun gelişimini örseleyen şiddet, istismar veya baskı ortamı varsa genden çıkan proteinler (yani bizim ifade ettiğimiz gibi anlatırsak bahçede yeşerip büyümekte olan bitki) biraz değişikliğe uğrayabilir ve olay tedavi gerektiren bir hastalık boyutunu alabilir. Bu durumda yaşanan stres migren türü başağrılarını sıklaştırır, sıklaşan başağrıları ise stresi artırır. Sonuçta bireyin yaşam kalitesi düşer.

Hassas, detaycı, ince ruhlu ve mükemmeliyetçi bir kişinin;

  • Sıkça yaşanan başağrısı ile hayattan kopan saatler
  • Başağrısı neden oluyor? diye adeta beyni patlatan cevapsız onlarca soru ile geçen saatler
  • Başağrısı nedeniyle aksayan dersler, görevler, gidilemeyen sosyal etkinlikler, bozulan ilişkiler
  • Aksayan işlerden dolayı aldığı eleştirilerin “mükemmeliyetçi” ruhta açtığı kara delikler
  • Bu kara deliklerin tsunami etkisiyle daha da şiddetlendirdiği başağrıları

şeklinde etkili bir girdapta yaşadığını gözünüzün önüne getirin. Ne kadar zor değil mi?

Aslında bu yaşanan devir daim halkası kelimenin tam anlamıyla bir “psikolojik travmadır” birey için hangi yaşta ve konumda olursa olsun. Travma tekrarlandığı için de bu bir boyutta travmaya bağlı stres bozukluğu geliştirir ki bu da “müzmin” başağrılarında yaşanan biyolojik, psikolojik ve sosyal sorunları açıklar bir noktaya kadar.

Migren bahçesinde en sık yeşeren pskiyatrik bozukluk tohumu “obsesif-kompulsif bozukluk” adıyla meraklı okuyucunun sıkça duyduğu “saplantılı-zorlantılı psikiyatrik tablolar”dır. Bu rahatsızlık detaycı ve hassas kişilik özelliği, olayların iç yüzünü kapsamlı bir şekilde düşünme, etrafındaki kişilerin kendisini anlamasını bekleme gibi duygu durum halleriyle gösterir kendisini. Bu noktada sözü konunun uzmanlarına bırakacağım haliyle. Bizi ilgilendiren migren bahçesinde olanlara geri döneyim lafı daha fazla uzatmadan. Kaygı tohumunda yeşeren hastalıklı bitki migren bahçesinde peyzajı ve verimliliği ne ölçüde bozuyorsa benzer durum çoğu zaman aynı çekirdekten yeşeren depresyon tohumu için de geçerlidir. Depresyon artık konuşmayı henüz çözen çocuktan son nefesindeki yaşlıya kadar herkesin dağarcığına girer oldu maalesef günümüzde. Bilimsel kanıtlar gösteriyor ki migrenlilerde depresif atak gelişme riski sağlıklı bireylerden 3-6 kat daha fazladır. Yani migrenli bir beyniniz varsa genetik alt yapınızdan kaynaklanan kimyasallardan tutun da yaşadığınız çevreden kaynaklanan onlarca içsel ve dışsal faktöre bağlı olarak daha kolay ve daha sık depresif atak yaşıyorsunuz. Öte yandan madalyonun diğer tarafından olaya bakarsak, depresyon tanısı alan bir bireyseniz hayatınızda karşılaşacağınız ilk migren atağı size sağlıklı bireylere oranla dört kat daha yakın demektir. Kemerleri bağlayın, her an uçuşa geçebilirsiniz. Kabaca karamsarlık veya iç sıkıntısı olarak ifade edilebilecek depresif durum kişiyi “kaygı-depresyon-ağrı şeytan üçgeni”nde adeta girdap dibi çeker yaşam denizinin en dip çukurlarına. Dikkate alınması gereken bir diğer nokta da arada bir migren atağı geçirip, öğrendiği atak tedavisi ile sorunu bir şekilde çözenlerin %2-3 ü her yıl “kronik yani müzmin migren” vakasına dönüşüyor. Ara sıra geçirilen migren ataklarına kıyasla daha karmaşık olan müzmin migren durumunda en önemli risklerden biri eşlik eden depresyon olarak kabul edilir.

Peki yokmu doktor bu işin bir oluru? Dediğinizi duyar gibiyim. Bu noktada yegâne çözüm eleştirel değil empatik bir yaklaşımla, ağaca değil ormana odaklanarak resmin bütününü görebilecek gözlerdedir. Gerek aile, gerekse hekimler eğer bu büyük resmi ve bireyin çekildiği girdabı görebilirlerse onu çekip çıkarabilirler güvenli bir yere. Aksi halde “amma da detaycısın, ne takıyorsun bunları, takma kafana” ya da “aman sıkıldım senin bu karamsar ve şüpheci hallerinden” gibi söylemler farkında olmadan girdaba bir ivme kazandırır. Çözüm yolunda ise hiçbir fayda sağlamadığı gibi bireyin tedaviye olan inancını da zedeler.

Oysa ki bu girdabı durduracak ve bireyin çöküş ivmesine adeta bir ilk yardım simidi olacak çözümler vardır elbette. Örneğin “kognitif bilişsel terapi” veya “biyofeedback” gibi bilimsel yaklaşımlar bireye kendi durumuna ait farkındalık ve destek fırsatı sunar. Keza “yoga veya meditasyon” gibi uygulamalar benzer şekilde katkı sağlar. Belirli bir noktada hekim kontrolünde uygulanan tıbbi destek bireye yaşam şeklini yeniden düzenleyebileceği iç enerjiyi bulmasında yardım eder. Kırılan kısır döngü ve yeniden düzenlenen yaşam şekli bireyin algısını, ağrısını, yaşam kalitesini, sosyal hayatını ve akademik başarısını kademe kademe geri kazandırır.

Kaygı-depresyon-ağrı şeytan üçgeninin kırılması bireyin yalnızca bugünü için değil, uzun vadede DNA sında oluşacak deformasyonla farkında olmadan tohumlarına da aktarılacak hasar bilgisinin önlenmesi açısından da hayati önem taşır.

     O halde kaygı-depresyon-ağrı şeytan üçgeninde zorlanan bireylere gereken biyolojik, psikolojik ve sosyal desteği sağlayarak onları ve torunlarımızı kurtarmak bizim elimizde. Var mısınız?

Migrenli bir birey olup uzun süredir atak yaşamayan biri olarak, psikiyatrist meslektaşlarımın işine karışmak gibi bir düşüncem olmadığını öncesinde belirterek, nörolojide geçen 25 yıl ve yaşam süzgecimden geçirip damıttığım sonuçları özetlersem size şunları söyleyebilirim;

  • Migrenle depresyonu aynı bahçede barındırmamalıyız. Olayın müzminleşmesine fırsat vermeden en başından profesyonel destek almalıyız.
  • Ağrılarımızın stresimizi artırmasına izin vermemeliyiz. Doktorumuzdan ağrıları başlar başlamaz çözecek ve sık ağrı atağı geçiriyorsak ağrılarımızı önleyecek tedavileri talep etmeliyiz.
  • Sorumluluklarımızı gözden geçirip taşıyamadığımız yükleri bedeli ne olursa olsun paylaştırmanın veya yardım almanın bir yolunu bulmalıyız.
  • Beklentilerimizi gözden geçirmeliyiz, sağlıklı bir yaşam sürerken bizi zora sokan beklentilerimizden vazgeçebileceklerimizi bulup listemizden çıkarmalıyız. Çıkaramadıklarımızın da mükemmellik beklentisini düşürmeliyiz. Sonuçta düşüncelerimize biz yön veriyoruz ve onları bir heykeltıraş gibi yontmak bizim elimizde. Umarım hepinizin baktıkça keyif veren düşünce eserleriniz olur.
  • Mutlu veya mutsuz olmayı olabildiğince başkalarına ait koşullara bağlamamalıyız. “Eşim şöyle davransa bak nasıl da mutlu olurum” yerine “eşimin böyle davranmasını istemezdim ama ben yine de mutlu olmanın bir yolunu buldum” gibi yapıcı düşüncelere yönelmeliyiz. Hayat kısa ve hepimiz bu dünyaya mutlu olmak için geldik sonuçta.
  • Hassas veya detaycı bir kişiliğimiz varsa böyle doğmayı biz seçmedik ama nasıl yaşayacağımız bizim elimizde. Bizim yaşam kalitemizi düşüren uğraşları tespit edip yeni kararlar almalıyız. Gereksiz detayları hayatımızdan çıkararak yarattığımız boşluğu bizi mutlu eden uğraşlarla doldurmalıyız.
  • Çözümler konusunda aceleci olmamalıyız. Zira bazen güzel bir mutlu sona ulaşmak zaman alacaktır.
  • Bedensel ve zihinsel egzersizi yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline getirmeliyiz.
  • Hayatımızdaki uğraşlarımızı “olmazsa olmaz”, “olsa iyi olur” ve “olsa da olur” diye üç kategoriye ayırabiliriz. Enerjimizin çoğunu ilk kategoriye, kalan kısmın çoğunu ikinci kategoriye ve artan sınırlı zamanı da üçüncü kategoriye ayırmalıyız. Bu organizasyonu yapabilmek için de cebimizde gerektiğinde kullanılmak üzere hazır bulunacak bir “hayır” kartı bulundurmalıyız.
  • Her gün kendimize ayırdığımız, öz değerlendirme ve takdir mekanizmasını işlettiğimiz, telefon, internet, televizyon veya başka uğraşlarla kirlenmemiş bakir zamanlar yaratmalıyız.
  • Becerebiliyorsak kısa süreliğine de olsa yardım amaçlı bir işle meşgul olabiliriz. Başka hayatları, başka sıkıntıları görüp empati yapmak, bazen kendi sıkıntımıza daha objektif bakmamızı sağlar. Üstelik böyle bir aktivitede dokunduğumuz yaşamlardan aldığımız pozitif geri bildirimler bizi motive eder ve özsaygımızı pekiştirir.

Son olarak şunu söylemeliyim ki migrende olduğu gibi depresyonun da “müzmin” olan şekli çok daha kötüdür. Beyindeki şebekede oluşan hasardan tutun da aile ve sosyal ağlarda verdiği zarara kadar bir dizi hasar yaratır. Lütfen sorunlarımızı müzminleşmeden çözelim. Çözemiyorsak yardım alalım. Bir elin nesi var, iki elin sesi değil mi? 

Düşünün ki çözülmemiş ağrı, depresyon ve kaygının adeta GDO lu bir tohum gibi deforme ettiği DNA’mız ileride torunlarımıza geçer de onlar doğuştan dezavantajlı olursa hiç iyi olmaz değil mi?

Ağrısız ve mutlu bir hayat, sağlıklı yarınlar hepimizin olsun…

Prof. Dr. Aynur Özge
Genetik Havuzdan Çeyiz Sandığına Migren Kitabı’ndan alınmıştır. (ISBN:978-605-2191-50-7, 3. Baskı: Kasım-2018, İstanbul, Türkiye)

Daha fazla oku...

Çocuğumda ne zaman migrenden şüphelenmeliyim?

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

Migren çocukluk çağında sık olmasına rağmen tanınması çoğu zaman kolay olmamaktadır. Bazı ipuçları anne ve babaların dikkatini çekebilir ve hekime başvurmalarını kolaylaştırabilir.

Baş ağrısı olan çocuğun aile bireylerinde özellikle annesinde migren varsa yüzde 70 sıklıkta baş ağrıları migren olabilir. Başka hastalıkları sorguladığımızda migren baş ağrısı olan çocuklarda alerjik hastalıklar, araç tutması, mükemmeliyetçi kişilik özellikleri ön plana çıkıyor.

Okul öncesi yaşlarda çocuklar baş ağrılarını tam olarak tarif edemeyebiliyorlar, ancak ağrı sırasında çocuk en sevdiği oyunu bırakmak zorunda kalıyor, en sevdiği filmi izlemek istemiyorsa, sessiz loş bir ortama çekilmek istiyorsa, yüzü solgun ve halsiz ise, bazen huzursuz ise ve ağlıyorsa çocuğun baş ağrısı gerçekten şiddetlidir.

Migren çocuklarda ‘damar atar’ gibi tariflenen zonklayıcı özelliktedir, ağrılar erişkinlerden farklı olarak kısa sürer hatta bazen 1 saatten kısa sürebilirler. Beraberinde sıkça bulantı nadiren kusma eşlik etmesi beklenir. Çocuklarda erişkinler gibi ağrı sırasında ışık ve seslerden rahatsız olurlar. Ancak erişkinlerden farklı olarak ağrı tek taraflı olmaktan ziyade çoğunlukla iki taraflıdır ve bu tanıda zorluk yaratabilmektedir.

Biz sıklıkla kliniğimize gelen çocuklara ağrılarını net tarif edemedikleri için ağrılarının resmini çizmelerini istiyoruz. Çocuklar resim çizerek ağrılarını mükemmel şekilde anlatabiliyorlar aslında.

Çocuklarda migren her zaman baş ağrısı ile birlikte olmayabilir, üç farklı klinik vardır ki bunlar aslında çocuklarda migren tanısı için tipik özellikler taşır.

A-Kusma atakları: 2-3 ay gibi seyrek aralıklarla görülen sebepsiz saatlerce sürebilen önlenemeyen kusma ataklarıdır. Ataklar sırasında çocuk solgun halsiz ve huzursuzdur. Dakikalarca kusar, biraz kusmaya ara verir ve gün içinde tekrar kusmalar tekrarlar. Tüm araştırmalar yapılır ancak hiçbir sebep bulunamaz. En önemli ipucu aynen migren baş ağrıları gibi ataklar halinde gelmesi ve ataklar dışında çocuğun tamamen normal olmasıdır. Kusma atakları 9-10 yaşlarından sonra azalarak %40 sıklıkla migren baş ağrılarına dönebilir.

B-Baş dönmesi atakları: Kusma ataklarına benzer şekilde aralıklarla gelen ani başlayan çocuğu oynadığı oyunu bırakmasına neden olan şiddetli baş dönmesi ataklarıdır. Beraberinde bulantı kusma olabilir. Çocuk huzursuz ve panik haledir korkulu bir yüz ifadesi vardır. Ataklar dakikalar saatler sürebilir ve sonra çocuk tamamen normale döner. Ataklar arasında tamamen sağlıklıdır.

C-Karın ağrısı atakları (abdominal migren): Aylık ya da 2-3 ayda bir gelen özellikle göbek etrafında belirgin olan şiddetli karın ağrısı ataklarıdır. Bu ataklar ateşsizdir, bazen ateşle birlikte seyreden karın ağrısı atakları olan Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF) ile karıştırılabilir. İyi tetkik edilmelidirler. Tüm araştırmalar normal ve ataklar arasında çocuk tamamen sağlıklı ise abdominal migren akla gelmelidir. Abdominal migren ilerleyen yaşlarda sıklığı azalarak %60 sıklıkta migren baş ağrılarına dönüşüm gösterecektir.

Tüm bu klinik özellikler migreni akla getirmeli ve en önemli ipucu ataklar halinde olmaları şiddetli olmaları ve ataklar dışında çocuğun tamamen sağlıklı olmasıdır. Tüm bu migren eşdeğerleri dediğimiz klinik tabloların tedavisinde migren tedavisi uygulanmakta, aksi halde tanı konulamadığı ve yanlış tedavi verildiğinde yakınmalar devam etmekte ve ilerleyen yıllarda migrene geçiş sıklığı artmaktadır.

Daha fazla oku...

Migren ve baş ağrısında duruş bozuklukları ağrıyı artırır mı?

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

Kas iskelet sistemi hastalıklarına eşlik eden duruş veya postür bozuklukları klinikte sıklıkla karşımıza çıkan ve hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyen önemli bir sağlık problemidir. Vücudumuzun belirli bölümlerinin birbirleri ile uyumlu çalışmaması sonucu ortaya çıkan duruş bozuklukları son yıllarda rehabilitasyon çalışmalarında önem kazanmaya başlamıştır.

Anne karnında iken cenin pozisyonu dediğimiz bir duruşumuz olsa da doğum ile beraber omurgamızda bazı doğal eğrilikler yavaş yavaş oluşmaya başlar. Örneğin baş kontrolü gelişen bir bebekte boyun omurlarında doğal eğrilik oluşur. Bağımsız yürüme ile beraber bel ve sırt bölgesinde doğal eğrilikler oluşmaya başlar. Yaşam boyu bizlere eşlik edecek bu eğriliklerin varlığı omurgadan çıkan sinirlerin ve vücudumuzdaki kasların daha doğru ve etkili çalışmasını sağlayacaktır.

Sağlıklı bir duruş nasıl olmalı?

Kas ve iskelet sistemimize aşırı yük bindirmeyen, omurgamızdaki doğal eğriliklerin korunduğu, eklemlere ve omurgalar arasındaki disklere dengeli kuvvetlerin etki ettiği duruş sağlıklı bir duruş olarak tanımlanabilir. Çocukluk çağında sağlıklı duruş farkındalığının artması ileri yaşlarda ortaya çıkacak kas iskelet problemlerini önleyebilir. Son yıllarda sağlık okuryazarlığının artması ile sağlıklı duruş veya postür konusunda farkındalıklar gelişmeye başlamıştır.

Migren ve baş ağrısında en sık karşılaştığımız problem boynun üst omurlarının öne gitme eğilimi gösterdiği pozisyondur.

Üst boyun bölgesi, benzersiz yapısal ve nörolojik bileşenler nedeni ile vücut ve beyin sağlığı için çok önemli. Üst boyun omurları omurgada en rahat hareket eden, hareketi sadece kaslar ve bağlar tarafında sağlanan vücut bölümleridir. Hareket kabiliyeti çok olduğundan yaralanma ve yanlış hizalanmaya en duyarlı omurga bölgesidir.

Üst boyun bölgesi vücut ve beyin arasındaki iletişimi sağlayan bir köprü görevi görür. Boynumuzun kafatası kemiği ile bağlantısı olan 1. ve 2.  omurların hareket kabiliyetinin azalması kişilerde ağrıyı arttıran bir faktör olabilir. Bu omurların en büyük özelliklerinden birisi beyin sapını boyun seviyesinde korumasıdır. Boyun omurlarının yanındaki kanallardan beynimize giden damarlar da boyun bölgesinin mekaniğinden etkilenebilir. Ayrıca boyun bölgesinin, baş ağrısı ile ilgili olan vagus ve trigeminal sinirler ile de anatomik ilişkisi bulunmaktadır.

Suboksipital kaslar dediğimiz kafa tasına ve üst boyun omurlarına yapışan kaslardaki tonus değişiklikleri de boyun duruşumuzu etkileyebilir ve ağrınızı artırabilir. Üst boyun bölgesini egzersiz ve manuel teknikler ile uygun bir biyomekaniğe kavuşturmak omurga sağlığınız için son derece önemlidir. Migren ve baş ağrısında düzenli boyun egzersizleri yapmak ağrınızı azaltacak ve yaşam kalitenizi artıracaktır.

Migren ve baş ağrısında en sık rastladığımız diğer problem kifoz dediğimiz kamburluk duruşudur.

Sırt omurlarının öne gitme eğiliminin artması sonucu gelişen bu durum sırt ağrısı, omuz ağrısı ve baş ağrısına sebep olmaktadır. Sırt bölgesindeki omurların yanlarından bulunan sinir lifleri iç organlarımızın çalışmasını, kan damarlarının daralmasını sağlar. Ayrıca tehlike anında bizleri koruyacak mükemmel bir nörolojik sistemdir.

Sırt bölgesindeki omurlar kaburga kemikleri ile eklem yaptığından dolayı bu bölgedeki duruş bozuklukları zamanla solunum kaslarının düzgün çalışmasını engelleyerek solunum kapasitesini ve vücudun oksijenlenme oranını azaltacaktır. Kifotik duruş bozukluğu üst karın bölgesinin basınç sistemini etkileyeceğinden, organların ve diyafram kasının hareketleri azalır. Bunun sonucunda migrene eşlik edecek ikincil sağlık problemleri yaşanabilir.

Kifotik duruş bozukluklarında sırt, karın ve bel kaslarının kuvvetinde zamanla azalmalar meydana gelecektir. Hekim ve fizyoterapistin yapmış olduğu fiziksel muayene sonucu duruş bozukluğunuz var ise öğretilen egzersiz programlarını düzenli yaparak var olan probleminizi en aza indirebilir ve yaşam kalitenizi artırabilirsiniz.

Kötü duruşun sebepleri nelerdir?

  • Kan dolaşım problemleri
  • Hareketsiz yaşam tarzı
  • Kas kuvvetsizliği
  • Kas gerginlikleri
  • Düzensiz beslenme
  • Yoğun cep telefonu bilgisayar ve tablet kullanımı
  • Psikolojik etkenler
  • Sürekli aynı pozisyonda çalışmak ve aynı hareketleri tekrar etmek
  • İlerleyen yaş ile beraber kemik kütlesinin azalması

Sağlıklı bir omurga yapısı kaslar ve sinirlerimizin uyum içerisinde çalışmasını sağlayarak, baş ağrısı ve migreni yönetme konusunda işimizi kolaylaştıracaktır.

Daha fazla oku...

Migreni tetikleyen faktörleri azaltmak için öneriler​

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

En doğru tedavi ve migrenden kurtulma yolu, tıpkı bir dedektif gibi vücudunuzda sorunun nerede olduğunu saptayıp o sorunu ortadan kaldırmaktır. Yani aslında temelde beslenme düzeni, stres düzeyi, vücudunuzun yorgunluk düzeylerini belirleyip tümüyle tedavi etmek gerekiyor.

İşte migreni tetikleyici faktörleri azaltmak için bazı öneriler:

  • Susuz kalmayın. Her gün kilo başı 30 mililitre su içmemiz gerekiyor. Bu da ortalama 2 litreye denk geliyor.
  • Uykusuz kalmayın ya da çok fazla uyumayın. Bazen hafta içi çok çalışıyoruz, az uyuyoruz. Hafta sonu da bunu telafi etmeye çalışıyoruz. Saat düzeni değiştiğinde de yine migren atağı gelebilir. Hafta içi 6 saat uyurken, hafta sonu 10 saat uyuduğunuzda düzeniniz değişeceği için migren atağınız tetiklenecektir. Uykunuzu çok düzenli uyumanız gerekiyor. Hafta içi ile hafta sonu arasında 1,5 saatten fazla zaman aralığı olmamalı.
  • Beslenme düzeni de çok önemli. Öğün atlamak ve kan şekeri düşüklüğü migreni en çok tetikleyen faktörlerden biri.
  • Hareketsizlik de yine nedenlerden biri. Hareket etmezseniz baş ağrıları da olabilir, eklem ağrıları da olabilir. Her gün en azından 5 bin adım atılmalı.
  • Stresi hayatımızdan uzak tutmamız gerekiyor.
  • Cep telefonu, televizyon, bilgisayar gibi aletlerin kullanımını minimuma indirmek zorundayız. Hele akşam saat 21.00’dan sonra onları etrafımızdan uzaklaştırmak çok önemli, çünkü elektromanyetik dalgalar da ağrıyı tetikleyen bir faktör.
Daha fazla oku...

Başımın ağrısını anladım da vücudumun kalanına ne oluyor?

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

FİBROMYALJİ (KAS ROMATİZMASI) VE MİGREN

Başımın ağrısını anladım da vücudumun kalanına ne oluyor?

“Fibromyalji” yani halk arasında bilinen ismi ile kas romatizması yaygın ve gezici vücut ağrıları, müzmin yorgunluk, algılama güçlükleri, duygulanım sorunları ve migren karakterine benzer başağrıları ile seyreden çok yaygın görülen bir sorundur.  Hani vardır ya, nasılsın? diye sormaya çekindiğiniz, “bir dokun bin ah işit” tarzı insanlar, işte onların büyük kısmı “fibromyalji” hastalarıdır.  Bu kişilerle konuştuğunuzda ortalama beş’te birinde veya bazı toplumlarda üç’te birinde migrenle “fibromyaljinin” birlikte görüldüğünü fark edersiniz. Muhtemeldir ki size daha önceki bölümlerde anlattığım o ağrı matriksinin hem migren hem de fibromyalji nedeniyle bolca meşgul edilmesi durumu olumsuz etkiliyor ve hastaların beyinlerinde “merkezi duyarlılaşma” dediğimiz kalıcı tahribata yol açıyor.

Toplumda yaygın vücut ağrıları olan bu fibromyaljik kişiler çoğu zaman başağrısıyla vücut ağrıları birbirine karıştığı için kendilerini ifade etmekte zorluk çekerler. Düşünsenize size sürekli dert yanan bir arkadaşla sık görüşmek istemezsiniz değil mi? Ya da beyler (maalesef hastalar çoğunlukla kadın olduğu için böyle söylüyorum) doktora gidip elle tutulur hiçbir sorun tespit edilemeyen eşlerine ağrılarını sanki kafalarından uyduruyorlarmış gibi eleştirel yaklaşabiliyorlar. Ve hatta hekimler bu hastalara hastalık hastası gibi davranabilirler. Zaten ailemizden aldığımız çeyiz sandığı diye size anlattığım ve hastalığın nedeni olan genetik havuzdaki proteinlere bağlı olarak depresif, kaygılı ve alıngan olan bu kişiler böyle bir davranış ile karşılaştıklarında nasıl hisseder düşünebiliyor musunuz? Bu döngü içerisinde sıklıkla sorunlar katlanarak devam eder gider. Bu insanlar bana geldiklerinde yalnızca sürekli kasılmaktan dolayı kaslarındaki nodüllerle (nasır benzeri yapılar) değil, yıllardır hastalıklarını anlatmak için hekim hekim gezip travmaya uğrayan ve incinen “ruhlarındaki nasırlar” la da uğraşmam gerekir çoğunlukla. Ve inanır mısınız hastalığın biyolojik bir soruna bağlı olduğunu açıklayıp ismini söylediğimde bazı hastalarımın sevinç gösterilerine tanık olurum. O an anlarım ki hastaya bu şekilde farkında olmadan itibarını iade etmiş olurum. Zira tıpkı migrendeki gibi fibromyaljinin de kendine has beyin kimyasallarıyla ispat edilmiş biyolojik, eşlik eden duygulanım sorunlarına bağlı psikolojik ve yarattığı iletişim hasarların getirdiği sosyal bir boyutu vardır. Biz tıpta bu tür hastalıkları “biyopsikososyal” başlığı altında toplarız. Tıpkı migren gibi fibromyalji de böyle bir hastalıktır.

Düşünün sabah kalktınız, güzel bir gün geçirmek için gözlerinizi açıyorsunuz ki her yeriniz ağrıyor. Yatakta gerinmek bile başlı başına bir ıstırap nedeni. Ha gayret diyerek ayağa kalktınız, hazırlandınız, eşiniz ya da çocuklarınız bir şey söyledi, sizi eleştirdi bir nedenle bu daha da çok kasılmanıza neden oldu ve ağrılarınız arttı. Onları yolcu ettiniz, biraz ortalığı toparlamak istediniz, her adımınız, her hareketiniz adeta bir ıstırap. Aklınız sabah ve daha önce aldığınız eleştirilerde. Bu günlerde adet olacağım inşallah bir de başağrım tutmaz diye bir soruda vızırdıyor adeta beyninizde.

Aklınızın diğer ucunda sürekli işittiğiniz psikiyatrik tedavilerin zararları bozuk plak gibi çalıyor sürekli. Tam o sırada biri çıkıp size bunun kalp hastalığı veya şeker hastalığı gibi elinizde olmayan biyolojik bir soruna bağlı olduğunu söylüyor. Tedavi edilebileceğine dair güvence veriyor. Siz de ben bunu aşarım diyerek doktorunuzun verdiği ilaçları içiyorsunuz, gösterilen egzersizleri yapmaya başlıyor ve bir yolunu bulup dışarı çıkıyorsunuz. Keyif alacağınız aktivitelere katılıyorsunuz. Dostlarınızla birlikte vakit geçiriyorsunuz. Psikolojik destek alıyorsunuz. Ve fark ediyorsunuz ki yavaş yavaş iç barış sağlanıyor. Ağrılarınız azalırken mutluluğunuz katlanarak artıyor. Bu huzur ortamı bulaşıcıdır ve zamanla ailenize ve çevrenize de bulaşıyor, daha az çatışan, daha çok takdir eden diyaloglar yaşanıyor bulunduğunuz ortamlarda.

Tüm bunlar bir ütopya ya da bilim kurgu değil. Gerçeği anlayıp doğru noktadan mücadeleye başlama meselesi. Mücadeleniz hayırlı olsun…

Prof. Dr. Aynur Özge
Genetik Havuzdan Çeyiz Sandığına Migren Kitabı’ndan alınmıştır. (ISBN:978-605-2191-50-7, 3. Baskı: Kasım-2018, İstanbul, Türkiye)

Daha fazla oku...

Ağrıya dayanmak mı? Ağrı kesici bağımlısı olmak mı ? Üçüncü yol ?

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

Yıllar önce 1965 yılında ağrı mekanizmasını açıklama konusunda mihenk taşı kabul edilen “Kapı Kontrol Teorisi” isimli çalışmaları ile Ronald Melzack ve Patrick D Wall isimli iki önemli bilim insanı büyük bir devrim yaratmışlardı. Onlar o güne dek bilinenin ötesinde ağrı kontrolünün omurilik düzeyinde başladığını göstermişlerdi. Bu çalışmaları Nobel ödülü aldığında yaptığı konuşmada Patrick D Wall şöyle demiştir “Ağrıyı tadan bir beyin bir daha asla normal bir beyin değildir”. O günkü bilgi birikimiyle bu cümlenin anlamını kavramak neredeyse olanaksızdı ve araştırıcının Nobel ödülü heyecanına bağlanmıştı bu açıklama dinleyiciler tarafından. Yaklaşık 20 yıl kadar öncesinde ağrı matriksi ve ağrı hafızasının gerek öğrenme ve gerekse nörodejenerasyon (beyindeki hücre hasarı) üzerindeki olumsuz etkisi fark edildi. Bu noktada sinir bilimciler çok eskilere döndü ve İstanköylü (bugünkü adıyla Bodrum) hem şehrimiz ve Tıp Biliminin babası kabul edilen Hipokrat’ın “Ağrı varsa hemen dindirin” öğüdünü hatırladı (Bu noktada Hipokrat’ın İstanköy’lü olduğunu bir sohbetimizde bilgi dağarcığıma sokan ve geçen yıl kaybettiğimiz Prof. Dr. Atilla Oğuzhanoğlu’nu rahmetle anıyorum). İşte size şimdi açıklayacağım bilgiler son yıllarda bu alanda öğrendiklerimizi yansıtıyor.

Başağrısı polikliniğinde bana gelen hastaların çoğu “hocam ben dayanıklıyımdır, öyle her ağrıda ilaç içmem. Dayanmaya çalışırım, ne zaman ki dayanamam o zaman ilaç içerim.” derler açıklayıcı bir gururla. Bu aslında ağrı kesiciler gibi muhtelif ilaçların sık kullanımında bedenimizde oluşturacakları zararlar düşünüldüğünde makul bir durumdur. Ancak yaşanan ağrılı deneyim sırasında ağrı matriksindeki ögelerin, sinir ağlarının ve dolayısıyla ağrı hafızasının geliştiğini bilen bir hekim olarak beni çok rahatsız eder bu dayanıklılık ifadeleri. Bilirim ki bir insan ne kadar çok ağrılı deneyim yaşarsa ağrı hafızası o kadar gelişir ve bir sonraki ağrılı olay için ağrı eşiği düştüğü gibi, ağrıyla birlikte ortaya çıkan bedensel ve ruhsal tepkileri de değişir. Tüm bunların uzun dönem etkileri ile ilgili ise devam eden araştırmaların sonuçlarını heyecanla bekliyor olsak ta mevcut göstergeler ağrıya dayanmanın iyi bir şey olmadığını gösteriyor rahatlıkla.

       O halde;

  • Ağrımız varsa nedenini öğrenip çözmeye çalışacağız
  • Ağrımıza olabildiğince erken sürede müdahale edeceğiz ki ağrı belleğimize kazınmasın.
  • Ağrımız tekrarlama eğiliminde ise ağrı önleyici yaşamsal düzenlemeler ve tedavilerle atak yaşamamaya çalışacağız.
  • Ağrılarımızı nelerin olumsuz nelerin rahatlatıcı etki gösterdiğini küçük notlarla kayıt altında tutacağız ki hem doktora hem de bize yol göstersin.
  • Ve en kötüsü ağrıya dayanmak, ondan daha kötüsü ağrıya müdahale etmek iken en iyisine yani ağrıyı önlemeye odaklanacağız hem hekim hem de hasta olarak.

Belleğinizde ağrı izinin olmadığı günler yaşayın dilerim…

Prof. Dr. Aynur Özge
Genetik Havuzdan Çeyiz Sandığına Migren Kitabı’ndan alınmıştır. (ISBN:978-605-2191-50-7, 3. Baskı: Kasım-2018, İstanbul, Türkiye)

Daha fazla oku...

Migren mi , sinüzit mi?

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

Çocukluğu başağrısı için doktor gezerek geçmiş, her defasında işittiği “sinüzit” teşhisi sonrasında yediği onlarca penisilin benzeri iğnenin acısıyla başağrısından nefret ederek geçmiş biri olarak hiç sevmem sinüzit tanısını. Genç kızlığımda ağrılı günlerimi takip eden penisilin seanslarını kırmak ve iyileşmek adına üç kez ameliyat oldum birinde burun ortasındaki kemikte bir buçuk santimlik delikle sonuçlanan istenmeyen sonuç hatırası pahasına. Ne zaman ki nörolog oldum, o zaman anladım ağrılarımın aslında “alerjik rinosinüzit” ataklarıyla ilgisi olmadığını, basbayağı migren hastası olduğumu. Sonrasında ise merakla araştırdım bu ikilinin gittiğim onca nitelikli hekimin kafasını neden karıştırmış olduğunu. Öğrendiklerimi sizlerle de paylaşacağım biraz da araştırmalarımın sonuçlarına değinerek.

Akademik hayatımın başlarında akciğer fonksiyonları için test yaptırdığımız migren hastalarının nefes eğrilerinin tıpkı astım hastalarına benzediğini gördük. Sonrasında daha önce hiç astım atağı yaşamamış kişilerin özel bir madde verdiğimizde (kendi bilgi ve onayları dâhilinde) astım atağı yaşadıklarını gözlemledik. Bu durumun farklı boyutlarını, migren ataklarında salgılanan kimyasallardan, ortak genetik sorunlara kadar her boyutuyla inceledik. Bu araştırmalarımız başağrısı camiasında epeyce ilgi gördü, pek çok davetli konuşmada aktardık deneyimlerimizi. Neydi bu deneyimler;

Migren bahçesinde “atopi yani allerjiye yatkınlık” en marifetli tohumlardan biridir. Bu durum nedeniyle migrenli bireyler alerjik burun akıntısı, allerjik nefes darlığı, göz yaşarması ve egzema gibi sorunlara toplum ortalamasının 2-3 kat üstünde yatkındırlar. Bu durumun tersi de geçerlidir. Örneğin astımlılarda migren sıklığı toplum ortalamasının çok üstündedir. Hatta astım için “akciğerlerin migreni” ifadesi bile yer alır literatürde.

Burada sözüm “saçım ıslakken dışarı çıkarsam başım ağrıyor, benim ağrılarım sinüzitten” diyen kişilere. Sizi şaşırtacağını bilsem de, söylemem gerekir ki burnunda hassasiyeti olup, geniz akıntısı olan ve ciddi ateşi olup 2-3 gün başında zonklayıcı olmayan ağrı hisseden “akut rinosinüzit” olguları bir kenara bırakılırsa “sinüzit başağrısı yapmaz” diyebiliriz. Nitekim çok ünlü bir klinikte tekrarlayan sinüzit ataklarıyla başvuran kişileri nörologlar muayene ettiğinde %70 inin aslında migren hastası olduğu ve tekrarlayan sinüzit ataklarının migrene eşlik eden alerjik zeminde geliştiğini bulmuşlar.

Öğrencilerime başağrısı dersi anlatırken bu ilişkiden söz ederim. Sıkça yaptığım bir espride şöyle derim: “Bana piyangodan para çıksa ülkemdeki tüm reklam panolarını kiralar ve SİNÜZİT BAŞAĞRISI YAPMAZ” yazarım”. Gerçekten de böyle düşünüyorum. Günün birinde piyango bileti almaya başlarsam şaşırmayın…

Öte yandan tüm bu karmaşayı anlatırken meslektaşlarıma da haksızlık yapmak istemem. Zira nasıl ki migren sinüzit benzeri burun akıntısı, göz yaşarması, yüzde dolgunluk hissi yapıyor, sinüzit atakları da tıpkı migren gibi tek taraflı başağrısı, bulantı, ışık-ses-koku hassasiyeti gibi sorunlarla seyredebilir. Hekim bu sorunların hangisinin önce başladığını, hastanın önceki deneyimlerini ve aile öyküsünü sorgulayacak yeterli zamana sahip değilse kolaylıkla hata yapabilir, hasta olarak benim yaşantımda olduğu gibi.

O halde tekrarlayan sinüzit atağını düşündüren burun akıntısı, göz yaşarması, gözde kızarıklık, geniz akıntısı her zaman migren açısından sorgulanmayı hak eder. Aynı şekilde tekrarlayan nefes darlığı veya ciltte kaşınma atakları da esas neden araştırılırken migreni de akılda tutmayı gerektirir.

Güzel haber şudur ki migren olasılığı dikkate alınıp yapılan ağrı önleyici tedavi hem başağrısını hem de tekrarlayan alerjik sorunları rahatlatır büyük oranda. Hasta ise hem doğru teşhisi alıp sorunu çözüldüğü için hem de yaşam kalitesi yükseldiği için memnun kalır bu sonuçtan.

Bazı merkezlerde bu kişiler için yasaklı aktiviteler veya besinler listesi oluşturulur çoğu zaman da geri planda ticari kaygılar barındırarak. Modern tıpta migrenli kişilerde “yasaklı aktivite veya besin listesi” gibi bir uygulamanın karşılığı yoktur yapılan binlerce araştırmaya rağmen. Genel olarak alerjiye ait bilimsel göstergelerin canlı olduğu migrenli kişiler için verilebilecek en geçerli tavsiye ağrı yaşadıkları günler konusunda detaylı not almaları olabilir. Yedikleri besinlerden maruz kaldıkları iklimsel koşullara dek olası etmenleri not ederlerse ve ay sonunda bu ağrı günlüklerini hekimleri ile paylaşırlarsa kendileri için özel bir yol haritası çıkarabilirler. Ancak ben bugüne dek birbirini tamamen karşılayan iki yol haritası görmedim açıkçası on binden fazla başağrısı hastası görmüş bir hekim olarak. Hepimiz kendi özgün reçetimizi kendimiz yaratmak zorundayız gerekli yardımları alarak. Kolay gelsin…

Prof. Dr. Aynur Özge
Genetik Havuzdan Çeyiz Sandığına Migren Kitabı’ndan alınmıştır. (ISBN:978-605-2191-50-7, 3. Baskı: Kasım-2018, İstanbul, Türkiye)

Daha fazla oku...

Migrende hangi tedaviler var?

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

Günümüze kadar migren baş ağrıları için denenmemiş tedavi neredeyse yoktur. Artık ben her şeyi denedim dediğinizde bile internete girin, bir sürü farklı yeni tedaviye rastlayacaksınız. Ancak burada dikkatli olmalıyız. Tedavi seçeneklerinin dünya ağrı kılavuzlarında yer alması, o yöntemlerin güvenilir ve dünyada onaylanmış bir tedavi olduğunun bir ispatıdır.

Bu açıdan migren tedavisi için hangi seçenekler var, bir göz atalım:

İlaç Tedavileri

Migrenin tedavisinde iki tip ilaç kullanılmaktadır. Ağrıların ayda 3’ü geçmediği olgularda atak tedavisi dediğimiz migrene spesifik ağrı kesiciler kullanıyoruz. Ağrılar ayda 4 ve daha sık oluyorsa bu kez ağrı kesicilerden uzak durmak gerekiyor. Bu tür durumlarda koruyucu tedavilere başlıyoruz. Koruyucu tedavi olarak sıklıkla epilepsi ilaçları, depresyon ilaçları ve kalp-ritim ilaçları kullanılıyor. Ancak ben bu tür ilaçları kullanmama eğilimindeyim.

Akupunktur

Akupunktur tedavisinin migrende sık kullanıldığını görüyorum. Asında akupunkturun bir ağrı kesici özelliği var. Ağrı esnasında ve geçici dönem ağrıları azaltabilir. Ancak koruyucu anlamda akupunkturun kılavuzlarda etkinliği gösterilmemiştir.

Bilişsel ve Davranışçı Terapi (BDT), ilaç dışı tedavilerin en önemlisidir. BDT olaylar ve stres durumları sırasında alışılmış davranışları ve olayların yorumlanmasını değiştirerek etki eder.

Baş ağrısını arttıran veya tetikleyen özgün davranışsal ve psikolojik faktörler Bilişsel ve Davranışçı Terapi yoluyla tespit edilir ve değiştirilir.

Ağrı yönetimindeki davranışsal müdahaleler, hastaların bilişsel reaksiyon sistemlerini anlamalarına yardım eder.

Hastalar, ağrı ve stresi tetikleyen faktörleri öğrenirler. Ek olarak hastalar, ağrı ve stresi deneyimlerken entelektüel, duygusal, davranışsal ve fiziksel durumlarını gözlemlemeyi öğrenirler.

Bilişsel ve Davranışçı Terapi ile hastalar, düşünce ve davranışlarının fayda ve zararlarını test etmeyi öğrenirler.

Sonuç olarak; hasta yaşamında yeni düşünce ve davranışları uygulayarak ağrının oluşumunu önleyebilir ve ağrının neden olduğu işlevsizlik engellenebilir.

Yaşam Şekli Değişiklikleri;

Botulinum Toksin Uygulamaları

Botulinum toksin uygulamaları doğru seçilmiş hastalarda oldukça faydalı bir tedavidir. Ancak bu uygulamanın bir kuralı vardır; baş ve boyun bölgesinde toplam 31 noktaya Botulinum toksini enjekte edilmelidir. Bazen baş ağrısı hastaları bu uygulamayı yaptırdıklarını ve işe yaramadığını söylüyorlar. Bu uygulamayı kimin, nasıl yaptığı da önemlidir. Bu uygulamanın baş ağrısı hastalarına spesifik hekimler tarafında yapılması tedavinin etkili olmasını sağlayacaktır.

Manuel Tedaviler, Gevşeme Egzersizleri, Fizyoterapi

Migren hastalarının birçoğunda boyun ve ense kaslarında sorunlar vardır. Fizyoterapi migren tedavisinde bize çok yardımcı olmaktadır.

Migren Aşısı

Migren aşısı, migren için keşfedilen ilk spesifik tedavidir ve ataklar sırasında veya koruyucu olarak kullanılabiliyor. Migren aşısı henüz çok yeni piyasaya çıktı. Sonuçlarını görmemiz için biraz zamana ihtiyacımız var gibi görünüyor.

Daha fazla oku...

Ağrı ne zaman başlar ?

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

Halk arasında yaygın olan yeni doğan bebeklerin ağrı duymadığı inanışının aksine anne karnındaki 27 haftalık bir bebekte ağrı duyusunu taşıyacak sinir ağının olgunlaştığı bilinmektedir. Elbette ki ağrı ile birlikte verilen bedensel ve ruhsal tepkiler için “serebral maturasyon” yani beynin olgunlaşması dediğimiz kabaca 21 yaşına kadar süren süreç belirleyicidir. Ancak yine de migren dâhil ağrılı tabloların beşikten mezara her insanın sorunu olduğunu söylemek yanlış olmaz.

“Yeni doğan bir bebek veya dil gelişimi henüz tamamlanmamış bir çocukta migren gibi iddialı bir başağrısı tanısı mümkün müdür?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Kapsamlı beyin görüntüleme çalışmaları gibi araştırma odaklı ispatları bir kenara koyarak insanlık tarihindeki en önemli bilimsel dayanak yani “gözlem gücü” bu noktada yeterli oluyor çoğu zaman. Örneğin yaşamın 3-9.aylarında zaman zaman sıra dışı ağlama atakları ile gelen, bu ağlamaya sebep olacak hiçbir tıbbi durum saptanmayan, götürülmedik doktor, yapılmadık inceleme kalmadığı halde çözüm bulunamayan bir çocuk düşünün. Sorduğunuzda ailesinde sıklıkla migren benzeri ağrısı olduğunu öğreniyorsunuz. Bu çocuk büyük olasılıkla migrenin 27 ayrı kostümünden biri olan “infantil kolik” adını verdiğimiz kostümü giyerek karşımıza çıkan migrenin en erken yaşta görülen yüzlerinden biridir. Eğer hekim bu durumu fark edip aileyi bilgilendirirse, çocuğun periyodik (ara ara ortaya çıkan) sorunları hakkında sıkı bir işbirliği yapılırsa çeyizdeki diğer tohumların aktifleşip DNA’da protein üretilmesi ve migren görünümünün şekillenmesi engellenebilir. Burada hekimler ve aileler riski düşürmek için işbirliği yapmalıdır mutlaka, ancak kimsenin elinde bir bireyin migren olmasını yüzde yüz garantiyle önleyecek bir formül olmadığını da söylemek gerek sözümüz amacından uzaklaşmadan.

Benzer şekilde küçük bir çocukta durduk yerde başın ani dönüşlerine neden olan garip hareketler yaşanıyorsa ve bu sırada çocuk hiç olmadığı kadar huzursuzsa veya ağlıyorsa bu da migrenin bir diğer yüzünü anımsatır bize. Bu çocukları dikkatle gözleyen ebeveynler bazen video görüntü veya fotoğrafla o anı belgeleyip gelirler bize. Deneyimli bir hekim için zor değildir “beningn paroksismal tortikollis” adı verilen migren öncüsü masum hareket bozukluğunu tanımak. Aileyi başağrısı ve migrene eşlik eden (ve bu kitaba konu olan) diğer sorunlar yönünden sorgulamak, çocuğu takip etmek çoğu zaman öngörüleri netleştirmeye yardım eder.

Çocuk biraz daha büyüdüğünde zaman zaman yaşanan açıklanamayan karın ağrıları “abdominal migren” dediğimiz bir tabloyu akla getirir sıkça eşlik eden bir ebeveynin migreni de dayanak alınarak. Yaşamın ikinci yaşından sonra gözlenen bu karın ağrılarında çocuğun farkında olmadan aldığı “cenin pozisyonu” önemli bir uyarıcıdır. Atak boyunca hereket etmekten kaçınan çocuğun sesten ve ışıklı ortamdan da rahatsız olduğu ve atak geçinceye kadar beslenmeyi reddettiği sıkça dikkati çeker.

Hani bazı çocuklar vardır ya “arabaya biner binmez uyuyor” der anne-babaları, bu çocuklar da büyük olasılıkla ilerleyen zamanda migren adayıdırlar. Zamanla hareket hassasiyeti dediğimiz bu duruma kısa süreli başdönmeleri veya “yer ayağının altından kayıyor” veya “içi geçiyor” diye ifade edilen baygınlık hissi de eşlik eder. Bu çocuklar bazen yıllarca hiç başağrısı çekmeden periyodik denge sorunları ile hekim hekim dolaştırılır. Tüm incelemeler yapılır ama makul bir neden bulunamaz. Bu noktada deneyimli bir hekim migren öncüsü olarak kabul edilen “benign paroksismal vertigo” adı verilen masum başağrısı tanısını koyabilir. Bu çocukların atak boyunca hareket etmeden, yemek yemeden, oynamadan mutsuzca bir köşede yatıp uyumaya çalışmaları dikkat çekicidir. Atak geçtiğinde kaldıkları yerden oynamaya ve her türlü aktiviteyi yapmaya devam ederler. İlerleyen zamanda büyük olasılıkla migren türü başağrıları da gelişecek olan bu çocuklar için ailenin hekimle kuracağı sağlıklı ilişki bu süreci daha az sıkıntı ile atlatmaları için hayati önem taşır.

Bir keresinde bir ailenin tek çocuğu olan 15 yaşında bir oğlan çocuğu görmüştüm. Durduk yerde kusuyor ve sonrasında birkaç saat süren ciddi huzursuzluk yaşıyordu. Gerek kendisinin gerekse ailesinin anlam veremediği ve onu sosyal açıdan sıkıntıya sokan bu kusma atakları nedeniyle çok huzursuzdu. Ülkemizdeki sayılı tüm pediatrik gastroenteroloji merkezlerini ziyaret etmişlerdi ve ellerinde tetkikleri toparladıkları kalınca bir dosyaları vardı. Dosyada kusma açısından gerekli tüm tetkikler vardı ve hiçbir sorun görünmüyordu. Çocuğu dikkatle dinleyip annesi ile de konuştuktan sonra bunun bir migren öncüsü durum olduğuna kanaat getirip çok basit bir migren önleyici tedavi başladım. Takipler geçtiğinde çocuğun kusmaları tamamen durmuş ve hem çocuğun hem de ailenin huzursuzluğu geçmişti. Kontrol muayenesinde artık okula gitmek istediğini söyleyen çocuğun yüzündeki mutluluk görmeye değerdi. Kimse bunun bir migren tablosu olabileceğini düşünmemişti ve düşününce çözüm kendiliğinden gelmişti.

Bazı çocuklarda başdönmesi ve denge bozukluğu atakları erişkin yaşta da devam eder. Hayatında hiç başağrısı yaşamamış ancak başdönmesi atakları için yapılan onca tetkik ve tedaviye rağmen çözüm bulunamayan, hatta aylarca hastanede yatan hastalarla karşılaştım mesleki pratiğimde. Baktığımda migrenin ağrı dışındaki diğer tüm özelliklerini gösteren bu hastalarımın basit bir migren önleyici tedaviyle tamamen rahatladıklarına tanık oldum defalarca. Bazen bakmak ve görmek yeterli oluyor migren öncüsü olan “vestibüler migren” veya “migrenöz vertigo” adı verilen bu tablo için fazlaca teknolojiye ihtiyaç göstermeden.

Bazı çocuklar vardır güzel güzel oynarken bir anda olduğu yere yığılırlar. Aile koşarak gelir ki çocuğun bir kol ve bacağı tutmuyor veya konuşması bozulmuş bir anda. Aile için son derece ürkütücü olan bu tabloda ilk akla gelen şey doğal olarak çocuğun felç olduğudur. Hızla hastaneye gidilirken bazen bulantı-kusma da eşlik eder bu gürültülü tabloya. Acilde gerekli incelemeler yapılıp beyinde sorun olmadığı söylendiğinde rahat bir nefes alan aile haklı olarak ne olduğunu merak eder? Öte yandan pek çok hekim dahi migrenin geçici bir felç durumuyla ortaya çıkabileceğinden haberdar değildir. Bu noktada felç endişesiyle acile giden aile için kuşkusuz alacakları en iyi haberdir bu durum.

Daha seyrek olarak gördüğümüz bir diğer rastlantı çocuklarda yaşanan “gece terörü” adı verilen canlı rüya görme hali, bazen beraberinde görülen uyurgezerlik gibi uyku ilişkili tablolardır. Bu durum migrenli çocuklarda diğer akranlarından bir parça daha sık görülür. Erişkinlerde seyrek olmayarak gözlenen “huzursuz bacaklar sendromu” gibi uyku kalitesini bozan sorunlar migrenli çocuklarda da gözlenir zaman zaman.

O halde migrenin beyin şebekeleri geliştikçe şekillenen pek çok kostümü var ve bizim onunla hangi kostüm üzerindeyken karşılaşacağımızı kimse bilmiyor. Sadece bilmemiz gereken şeyin zaman zaman yaşanıp kendliğinden düzelen sağlık sorunlarında migreni aklımızda tutmamız, hele de ailede böyle bir gelenek söz konusu ise. Bunu dikkate alabiliriz değil mi?

Prof. Dr. Aynur Özge
Genetik Havuzdan Çeyiz Sandığına Migren Kitabı’ndan alınmıştır. (ISBN:978-605-2191-50-7, 3. Baskı: Kasım-2018, İstanbul, Türkiye)

Daha fazla oku...

Migren Hastalarında Bunama Riski Daha Fazladır

manager2024-11-15T23:25:45+03:00

Bu seneki Amerikan Baş Ağrısı Derneğinin yıllık toplantısında sunulan ve Danimarka’da yapılan çalışmada, 30’lu yaşlarda migren tanısı alan kişilerde 60 yaşından sonra hatırlamada güçlük, plan ve iletişim kurmada zorluk, artan unutkanlık gibi şikayetlerin eşlik ettiği bunama (demans) tablosunun migreni olmayan benzer yaşıtlarına göre riskinde iki kat artış olduğunu bildirildi (1). Bu araştırmada ayrıca migrenin nadir görülen bir alt tipi olan auralı migren hastalarında bunama riski % 20 daha sık tespit edilmiştir. Migrenin beyin damar hastalıklarıyla ilişkili olması beyinde küçülme, beyindeki sinirsel etkileşimlerde bozulma ve nörodejenerasyona yol açarak bunama riskini arttırdığı ileri sürülmektedir. Geçen sene Kanada’dan yayınlanan bir araştırmada ise migrenlilerde Alzheimer tipi bunamanın 3 kat daha sık olduğu ve bu nedenle migrenin erkenden tanısının konulup uygun tedavinin sağlanmasının, bunama riskinde anlamlı azalmasağlayabileceği gösterilmiştir.

1:https://www.medpagetoday.com/meetingcoverage/ahs/87149?xid=nl_mpt_SRNeurology_2020 069&eun=g1169101d0r&utm_source=Sailthru&utm_medium=email&utm_campaign=NeuroUpdate_061820&utm_term=NL_Spec_Neurology_Update_Active

Hazırlayan: Dr. Devrimsel Harika Ertem

  Prev1…91011Next  

Son Yazılar

  • 10th MENA Meeting & 6th Turkish African Meeting of Headache and Pain Management Congress
  • 4. Mısır Başağrısı Kongresi
  • Çocuk-Ergenlere Mektup Var!
  • Doktora gitmeden önce başağrıları hakkında çocuğunuzu bilgilendirin: Örnek bir ebeveyn-çocuk diyaloğu
  • Başı ağrıyan çocukları olan ebeveynlere yönelik genel öneriler: Ağrısız bir yaşam için ne yapabilirsiniz?

Copyright © 2025 Küresel Migren ve Ağrı Derneği. Tüm hakları saklıdır.

Facebook Twitter Youtube Instagram Linkedin
  • Anasayfa
  • Hakkımızda
    • Vizyon Misyon
    • Başkan’ın Mesajı
    • Yönetim Kurulu
    • İş Birlikleri
    • Dernek Tüzüğü
  • Hekimler İçin
  • Hastalar İçin
  • Basında Biz
  • İletişim
  • Üyelik